19 Mayıs 2008 Pazartesi

"Ülkem batar, ben yırtarım.."

‘Gencim, milliyetçiyim, milletten şikâyetçiyim’

Ankara Genç İşadamları Derneği bir “gençlik araştırması” yaptırdı.
Sonuçlardan çıkan manzara şu:
Gençlerin kafası karışık...
* * *
Ailelerinden dayak yiyorlar.
“Kendine kimi örnek alıyorsun?” diye sorunca, “Anne babamı” diyorlar.
* * *
Sigara ve içki içiyorlar.
En çok askere ve dine güveniyorlar.
* * *
Siyaseti takip etmiyorlar.
Ama “Siyasi yelpazedeki yeriniz?” diye sorunca, ağırlıkla “Milliyetçi-muhafazakâr” seçeneğini işaretliyorlar.
Yurtlarını çok seviyorlar yani...
Aynı gençler, “Yurtdışında yaşamak ister misiniz?” sorusuna yüzde 80 oranında “Evet” diye kafa sallıyorlar.
Yurdun en çok dışını seviyorlar.
* * *
“Türkiye AB’ye girsin mi”ye “Hayır” cevabı veriyorlar.
Yani?
“Ülkem dursun, ben gireyim” diyorlar.
* * *
“Milliyetçi gençler”, gazete okumuyor; televizyonda da sadece eğlence programı izliyorlar.
Polat gibi şekil yapmak, Koç gibi para kazanmak, Acun gibi sahillerde “sabaha kadar eğlence”ye dalmak istiyorlar.
* * *
Çoğu Türkiye’nin geleceğinden umutsuz...
Kendi geleceklerinden ise umutlular.
Yani?
“Ülkem batar, ben yırtarım” sanıyorlar.
* * *
“Ülkem varsa ben de varım”, “Ülkem batarsa ben de batarım”, hatta “Ülkemi batmaktan ancak ben kurtarırım” diyen kuşakları birbirine kırdırıp darağaçlarında, cezaevlerinde yok ettiler.
“Kitap günah, örgütlenmek yasak, siyaset tuzak” diye diye, dayağı, magazini, içi kof bir milliyetçiliği vere vere, her koyunun kendi bacağından asıldığını söyleye söyleye, “Okumadan da yırtmak mümkün”ü işleye işleye, siyasete aklı ermeyen, gözü dışarıda, “Polatist” umutsuzlar yarattılar.
* * *
Madem manzara böyle, ben de gençlerin yurtdışında yırtmış idollerinden Mert İçgören’in, gençler arasında pek yayılmış şarkılarından biriyle kutlayayım, yeni kuşağın Gençlik ve Spor Bayramı’nı:
“Üç gün üç gece/ Bodrum’da eğlence/
Yanımda Ceylan, Merve ve Ece/
Teker teker ya da hep birlikte/
Üç gün üç gece, sabaha kadar eğlence.../
Kızı uçağa koydum/ iki tane kız buldum/
İyice yağladım, sonra güneşe koydum/
İki saat beklettim, çıkarıp soydum/
İkisini de yedim, ohhh doydum.”
* * *
Bayramınız afiyetli olsun!


Alıntı: Can DÜNDAR 19.05.2008 Milliyet




10 Mayıs 2008 Cumartesi

Bilmediğini bilmemek



BUNLAR hem bilmiyorlar, hem de bilmediklerini bilmiyorlar. Eğer bilmediklerini bilseler böyle laf etmezler, örneğin Avrupa Birliği (AB) Komisyon Başkanı Bay Jose Manuel Barroso sözü dolandırıp Türkiye’ye getirince "demokratik laiklik" diye bir terim kullanmaz.

AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn de geçende "laikçi"lerden söz ediyordu.

"Bilmedikleri nedir?" derseniz söyleyelim:

Türkiye’de "laiklik" ile "demokrasi"nin bağdaşmadığını düşünen birileri belki vardır. Ama Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki "ortalama Türk" -o her kim ise- bile "laikliğin demokrasiyle bağdaşmayacağını" ileri süremez. Çünkü o "ortalama Türk", eğer oyunu AKP’ye verip Erdoğan’ı Başbakan yapabildiyse bunun "laik demokrasi" yahut diğer ifadeyle "demokratik laiklik" sayesinde gerçekleştiğini bilir.

Bay Barroso ile onun yardımcısı konumundaki Bay Rehn o nedenle Türkiye’deki laiklikten değil, olsa olsa Hafız Esad veya devrilen İran Şahı Rıza Pehlevi tipi bir diktatörün Suriye ve İran’da uyguladığı "laiklik"ten söz ediyorlar demektir. Bilmedikleri birinci nokta budur.

Yok eğer bu sözlerle Türkiye’yi kastediyorlarsa onu da "ikinci nokta" olarak açıklayalım:

Barroso ve Rehn, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kapatılması istemiyle açılan davadan söz ederken, sadece "Venedik Komisyonu kriterlerinin" esas alınmasını istiyorlar. Ama oradaki bilgi eksiklerini de bilmiyorlar.

Bilmedikleri için de, Venedik Komisyonu’nun 2000 yılında yayımlanan "Siyasi Partilerin Kapatılmaları" konulu raporunda, "Siyasi partiler, ancak şiddet kullanmayı savunmaları ya da demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmak suretiyle hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla şiddeti siyasi bir araç olarak kullanmaları durumunda yasaklanabilir" denildiğine göre hakkında bu tür bir suçlama olmayan AKP’nin kapatılması haksızdır tezini savunuyorlar.

Bu, "Venedik Komisyonu, laikliğe aykırı eylemleri bir partinin kapatılması için gerekli veya yeterli saymadığına göre, AKP Türkiye’deki laik rejimi yıkmaya karar vermiş olsa da kapatılamaz" anlamına geliyor.

Önce bilelim ki Venedik Komisyonu’nun karar ve tavsiyelerinin bağlayıcılığı yoktur.

Kaldı ki bu komisyon Avrupa Konseyi’nin bir organı olduğuna göre onun raporlarını ve kararlarını öncelikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) göz gönünde tutması gerekir.

Oysa AİHM bu raporun yayınlanmasından 3 yıl sonra yani 13 Şubat 2003 tarihinde verdiği kararla, "Türkiye’deki laiklik ilkesinin, devletin temel değerlerinden biri olduğunu, bu ilkenin hukuk devleti, insan haklarına saygı ve demokrasi ile örtüştüğünü" (Paragraf No: 93) ifade ettikten sonra, "Müslümanların Türkiye’de uygulanan laiklik ilkesi yüzünden kendi inançlarına göre yaşamalarına izin verilmemesinin demokrasiye aykırı olduğu" yolundaki itirazı -eğer demokratik laiklik dedikleri bu ise onu- reddetmiş (Paragraf No: 128) ve Refah Partisi’nin kapatılmasını onaylamıştır.

Venedik Komisyonu’nun ilkeleri yeterli idiyse, Refah Partisi’nin kapatılmasını AİHM neden onayladı?

Alıntı: Oktay EKŞİ Hürriyet / 10.05.2008

Kürt meselesi nereye?


CİDDİ birtakım işaretler var. Uçaklarımız Kandil’i bombalıyor, geçen yıl Diyarbakır’dan dem vuran Barzani şimdi DTP’lilerle görüşmeyi bile reddediyor, PKK’ya karşı sınır karakollarını güçlendiriyor! Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt da bunları “olumlu” buluyor.
DTP’li Ahmet Türk ve arkadaşları “Irak Cumhurbaşkanı” Talabani ile görüşebiliyor ve Talabani onlara şunu söylüyor:
“Siz bilin, PKK’lılara da söyleyin; artık Kuzey Irak coğrafyasından yararlanamazlar. Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminden de bir destek beklemeyin...”
Uzatmayalım, büyük bir tablonun ya da ‘kapsamlı plan’ın parçalarıdır bunlar!

‘Kapsamlı plan’
Olayların akışına bakalım:
21 Ekim 2007: PKK’nın Dağlıca baskını; Türkiye ve TSK açısından vahim bir olaydı. Bu ‘organize’ baskından PKK’nın amaçladığı siyasi sonuç, Türkiye’nin hemen misilleme yaparak Iraklı Kürtlerle, ABD ile ve egemen Irak devleti ile çatışmaya sürüklenmesiydi! Böylece Türkiye tecrit olacak, PKK ise Iraklı Kürtlerle, Irak’la ve ABD ile siyaseten aynı safta konuşlanabilecekti!
Sokaktaki müthiş tepkilere rağmen Türkiye, bu oyuna gelmiyor, Dağlıca baskınına misilleme yapmıyor.
5 Kasım 2007: Başbakan Erdoğan ABD’de Bush’la görüşüyor. PKK ‘ortak düşman’ ilan ediliyor, sınır ötesi operasyonlar için ABD siyasi ve teknik destek veriyor. PKK’nın Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getirme planı suya düşüyor. Türkiye bölge ülkeleriyle mekik diplomasisi geliştiriyor. ABD Barzani’ye baskı yapmaya başlıyor.
26 Şubat 2008: Bu siyasi ve ‘teknik’ ortamda TSK sınır ötesi hava operasyonlarını başlatıyor. Dünyadan tek ciddi tepki yok.
24 Nisan 2008: MGK, Kuzey Iraklı Kürtlerle diyalog kararı alıyor. PKK’nın amacı Türkiye’yi Iraklı Kürtlerle çatıştırıp bölgede bir Türk-Kürt cepheleşmesi yaratarak ABD ve Irak’ı en azından nötralize etmekti. MGK’nın diyalog kararı, bu planı da boşa çıkarıyor.

PKK tecrit ediliyor
PKK’nın amacı Türkiye’yi tecrit etmekti. Ama Türkiye, görüldüğü gibi, ABD ve Irak’la ilişkilerini güçlendirerek, şimdi de Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişki kurarak PKK’yı tecrit ediyor.
MGK kararının ardından Büyükelçi Ahmet Davutoğlu ile Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik’in Irak’ta Talabani ve Neçirvan Barzani ile yaptığı görüşmeler Türkiye’nin Irak’la ve Kürtlerle sıkı bağlar oluşturma politikasını başlatıyor.
Ankara’daki kaynaklar bilhassa şuna dikkatimi çektiler: Türkiye Irak devleti ile stratejik işbirliğine giriyor. Güvenlik, enerji ve ekonomi alanlarında ilgili bakanlardan oluşan bir “Stratejik İşbirliği Üst Kurulu” kuruyor; Fransa ile Almanya arasındaki mekanizmanın benzeridir bu!
Elbette Iraklı Kürtlerin de çıkarı, PKK’nın peşine takılmayı değil, bu stratejik eksende yer almayı gerektiriyor.
Özal’ın yıllar önceki düşüncesidir bu.
Süreç amaçlandığı gibi yürürse, zamanla çok olumlu sonuçlar verir.
Tabii PKK’nın siyaseten tecrit edilip askeri operasyonlarla da terörden vazgeçmeye zamanla mecbur edilmesi, ‘içimizdeki Kürt sorunu’nun radikallikten uzaklaşıp demokratik bir niteliğe dönüşmesini sağlayabilir ve bu mümkün olursa çözüm de kolaylaşır.
PKK, zamanla erimesine yol açacak bu ‘doğru yol’u sabote etmek için çılgınca eylemler de yapabilir bu süreçte!
Kürt meselesi gerçekten bir dönüm noktasında...

Alıntı: Taha AKYOL / Milliyet / 10.05.2008

21 Nisan 2008 Pazartesi

Modernitenin kına gecesi


Geçen hafta evlenen Pınar Altuğ için, İstanbul’un gözde eğlence mekânı Cahide’de bir kına gecesi düzenlenmiş.
Altuğ, geceye arkasına stras taşlarla “Mrs. Atacan” (İngilizce “Bayan Atacan”) yazısı işlenmiş bir tişörtle gelmiş.
Kına gecesi ritüellerine harfiyen uyulmuş. Gelin adayının başına önce duvak, sonra kırmızı kadifeden bindallı takılmış.
Cahide’nin “şov kızları” gelin için “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar/ aşrı aşrı memlekete kız vermesinler” türküsünü söylemişler.
Bu türküde duygulanıp ağlayan Altuğ, daha önce “Sevgilim istemiyor, kına yaktırmayacağım” derken fikir değiştirip ellerini kınalatmış, tülbent bağlatmış.
Sonra dansözle göbek atmış.
Köy düğünü tadındaki bu gecenin bitiminde de, “bekârlığa veda partisi”nden çıkan sevgilisi Yağmur Atacan’la buluşmuş.
* * *
Rahmetli Nida Tüfekçi orada olsa ne hissederdi kimbilir?
Sosyeteyi ağlatan “Yüksek yüksek tepeler” türküsü, “bir kese akçaya” gelin verilen körpe kızların, ana evinden zorla koparılıp at sırtında günlerce yüksek tepeler aşarak babası yaşında adamların koynuna gidişine yakılmış bir ağıttır. Ana-kız bu son gecede ağlaşırlar:
“Kınayı getir annem/ parmağın batır annem/ Bu gece misafirem/ koynunda yatır annem...”
“Esentepe’den Nakkaştepe’ye” gelin giden kızların “Ben köyümü özledim” nakaratı eşliğinde göbek atıp kına yakması ve çıkışta, belinde bekâret simgesi kırmızı kemerle, nicedir aynı evde birlikte yaşadığı oğlanla buluşması, buna “kına gecesi”nden çok “Türk işi bekârlığa veda partisi” demeyi gerektirmiyor mu?
* * *
“Kına”mak için sormuyorum; gerçekten merak ediyorum: Hayatında köy görmemiş bazı genç kızlardaki bu “kına merakı” nedendir?
Hepimize düğünlerde fraklarla halay çektiren “köy nostaljisi”nin kökeninde ne var?
“Mrs.” yazılı marka tişört üstüne al kadifeden bindallı giymek ne anlama geliyor?
Son dönem siyasetinde moda olmuş bir kavramla sorayım:
“Takiye mi bu?”
Tam “kentli/modern/seçkin”i oynarken üflenen bir zurnayla kültürel belleğimizde yer etmiş köylü ruhumuz mu diriliyor?
Yoksa, biraz da bilmeden “masumiyet” atfettiğimiz ve şimdi çok uzağına düştüğümüz, ninelerimizin hayatının parodilerini canlandırmak, halen yaşadığımız hengâmeden duyduğumuz vicdan azabını dindirmeye mi hizmet ediyor?
“Âleme şan olsun, amma da eğleniyoruz” motifli bir partinin ortasında bize gözyaşı döktüren ağıtta, elimize yakılan kınada, başımıza takılan bindallıda maziyle bağ kurmamızı sağlayan ve bu yolla içi boşalan hayatlarımıza manevi dayanak yaratan bir şeyler mi var?
Geleneğin acısını çekmeden, yani çocuk yaşta gurbete gelin yollanıp 60’ında bir adamın yatağına itilmeden geleneğin âdetlerini yaşatmak, kolayından maneviyat mı tazeliyor?
Kentle taşra, imparatorlukla cumhuriyet, gelenekselle modern, ayrılan kıtalar gibi birbirinden koparken bu tür “suni köprüler” düştüğümüz boşluk duygusunu mu hafifletiyor?
İçimizdeki aidiyet krizini mi çözüyor?
Özetle, Cahide’deki kına gecesi, “Kenti taşradan, moderni gelenekselden öyle kolay kopartamazsınız. Kültürel bellek devamlılık arz eder ve bir çırpıda silinemez. Bunlar, içi boşala boşala, değişe değişe, iç içe yaşar giderler uzunca bir süre” mi demek istiyor?

Alıntı: Can Dündar / Milliyet / 21/04/2008